Emel YILMAZ


Hayata dair yaşanmış hikâyeler…

Annelik yalnızca doğurmak değil; bir ruhu sevgiyle büyütmek, adaletle eğitmek ve insan olmayı sabırla öğretmektir. Sevginin eksik kaldığı yerde, hayat yarım kalır.


Hayata dair yaşanmış hikâyeler, bazen bilindik, bazen yeni; acı tatlı, sorgulayıcı, düşündürücü ama gerçek olan yaşanmışlıklar… Yaşanmakta olan ve sahici.

Anne

Doğurgan olmak ya da olmamak fark etmeksizin, her kadın benim için ANNE’dir. Fıtratı gereği kadına ait bazı içgüdülerle var olan, baş tacımızdır. Çocuğu olmasa bile anaç olması, “ana” denmesi için yeterli bir sebeptir. Değeri bilinse de bilinmese de…

Ama ne yazık ki her kadın bu güzel değerin farkında olmadan; sorumluluklarını doğurmakla, emzirmekle, altını bezlemekle, yedirip içirmekle sınırlı sanmanın bilinçsizliği içindedir.

Annelik, anne olmak değildir.

Bir birey yetiştirirken bazı sorumlulukları da yerine getirmek gerekir. Okutmak gibi… Küçük küçük sorumluluklar vererek eğitmekten geçerken, hayata dair yetiştirmek de en az bunun kadar önemlidir. Bazı değerleri verirken bunu cinsiyet ayrımı yapmadan gerçekleştirmek; saygıyı ve sevgiyi öğretmekten geçer. Kız çocuğuna ayrı, erkek çocuğuna ayrı davranmaktan değil.

Erkek bir birey “ER” olsun diye; kıza edebi, ayıbı, yemek yapmayı, çamaşır-bulaşık yıkamayı, hizmet etmeyi öğretmektense —ki bu çağda bunun da sorgulanması gerekir— asıl önemli olan, ona özgüvenli yetişmesini sağlamaktır. Bunun da kız çocuğu için baba sevgisinden geçtiğini bilmek gerekir.

Erkek çocuğuna verilmesi ve öğretilmesi gereken şey sadece “erlik” ya da “namus bekçiliği” değildir. Ayıbın ne olduğunu öğretmekten, eşitliğin nerede başladığını en küçük yaşlarda kavratmaktan geçer. İki eli, iki ayağı olan her çocuk her işi yapabilme potansiyeline sahiptir. Her çocuğun her işi en mükemmel şekilde yapmak zorunda olmadığı; ancak elinden gelenin en iyisini yapması gerektiğini bilmesi yeterlidir.

Her insanın bir cevheri vardır. Onu oradan yakalayıp beslemek gerekir. Bu yol; iyi gözetmekten, insanı insana kulluk ettirmeden önce insan olmayı öğretmekten geçer. Bunun da sabır, anlayış, empati, saygı ve sevgiyle mümkün olacağı unutulmamalıdır.

Nerede susulacağını, nerede konuşulacağını; nerede devam edilip nerede durulacağını öğretmek… Hakkı gözetmeyi, haksızlık yapmamayı; zulüm karşısında boyun eğmemeyi, nezaketin önemini; saygı ve sevginin her bir canlıya gösterilmesi gerektiğini öğretmekten geçer annelik yapmak.

Kin beslemenin neden kötü bir şey olduğunu, küslüğün iyi bir şey olmadığını anlatmak; bunun da önce evin içindeki muhabbetten geçtiğini bilmek gerekir.

Anne, eğitirken dışarıda ve toplum içinde kendi hâl ve hareketleriyle temsil ettiğini bilmelidir. Eğittiğini; kendi doğruları ve kendi uygulamalarıyla temsil ettiğinin farkında olmalıdır.

Yetişen bir birey, önce hissiyatını anne karnında geliştirir. Dünyaya geldiğinde gördükleriyle şekillenir. Üç yaşından sonra evde olup bitenleri algılar ve sorgular. Bunu bilmek gerekir.

Anne, önce o bireyin ruhunu sevgiyle beslemelidir. İlgiyle… Sözle değil, icraatla.

 

Hayata dair resitaller

On yaşında bir çocuk düşünün… Hiperaktivite bozukluğuyla dünyaya geliyor ve çocuk barınağına bırakılıyor. Bu, sorumsuzluğun en üst boyutudur. Sonra oradan alınıp “artık büyüdü, başımızı ağrıtmaz” denilerek 14 yaşında çıkarılıyor. Hiçbir şey olmamış gibi ondan ahlak ve saygı beklemek, cehaletin daniskasıdır.

Ardından 16 yaşında tekrar çocuk barınağına verilip, 18 yaşında yeniden çıkarılıyor. Bu da aptallıktan başka bir şey değildir. Peki sonrası?

Çocuk 10 yaşında barınaktan kaçarak içkiyle tanışıyor, ardından madde kullanımı geliyor. Bulunuyor, tekrar barınağa getiriliyor. Bu döngü 14 yaşına kadar sürüyor.

Sonuç?

Kapalı alanlarda geçen bir hayat, psikolojik bozukluklar, şizofreni, bipolar… 40 yaşına gelmiş ama hayatı boyunca ne bir meslek edinmiş ne de düzenli bir iş hayatı olmuş. Kendisi için bir şeyler yapamamış, başladıklarını tamamlayamamış.

Neden?

Yetersizlik duygusu, güvensizlik, korkular, konsantrasyon bozukluğu ve daha fazlası… Ne bir arkadaşı var ne bir ailesi. Hayata dair bir planı yok, kendini bir topluma ait hissetmiyor.

Oysa yetenekleri var: Şairlik, söz yazarlığı… Nota biliyor, gitar çalıyor ama müzikle uğraşmıyor. Çünkü ruhu aç. Zekâ küpü ama ne fayda… O boşluğu artık hiçbir birey dolduramıyor.

Bir arayış, bir direniş, bir bitiş… Ve her yeni günün içinde büyüyen bir boşluk.

Neden?

Çünkü anne bırakıp gitmiş ve yok.

 

Sevgiyle kalın

Adıyaman

08.02.2026

  • İMSAK 05:56
  • GÜNEŞ 07:18
  • ÖĞLE 12:46
  • İKİNDİ 15:38
  • AKŞAM 18:04
  • YATSI 19:21

St. Pauli, Stuttgart’ı 2-1 Mağlup Etti: Millerntor’da Hayati Zafer

“Fırtınada Gençliğim” Hamburg’da Gala Yapıyor: Bir Göç Hikâyesi Sinema Perdesinde

Yozgat Rüzgârı Hamburg’da Esti: Kültür ve Spor Şöleni Büyük İlgi Gördü

Almanya’da Çifte Vatandaşlık Beklenen İlgiyi Görmedi: 1,3 Milyon Türk’ten Sadece 30 Bini Başvurdu

Hamburg’da “Kırmızı Bölgelerde” Ek Gübreleme Kuralları Mahkeme Kararıyla Askıya Alındı

Bremen’de Eğitim Alarmı: Okullarda Büyük Kalite Hamlesi Başladı