“Mutluluk bazen sadece geçmişe bakıldığında görülebilen bir ışıktır…”
Hepimizin belleğinde; geçmişimizden, masumiyet yıllarımızdan kalan anılar ve onların silinmeyen izleri durur öylece. Kimimiz o hatıraları kendine saklar, en umutsuz anlarda çıkarır, gününe katık eder, avunur. Kimimizin içinden taşar, kâğıda sızar ve adına kitap dediğimiz edebiyat olur. Bazıları senaryoya döker; oyuncuların vesilesiyle ekranlara taşınır ve adına film ya da dizi der, izleriz.
Bir insanın iç muhasebesi, hayatının bilançosu dilin kıyısında tutulur. Oysa hepimiz konuşmaya ne kadar da muhtacız; içimizin o dipsiz kuyularından çıkabilmek için. Ruhun sığınacağı en güvenilir liman sanattır kuşkusuz. Dil sussa fırça konuşur, göz görmezse mercek görür, kulak duymazsa şarkı anlatır, söz bitse kalem yazar.
En iyi yazarlarımızdan biri olan Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi kitabını 2008 yılında, basıldığı yıl okumuştum. Nobel ödüllü yazarımızın tüm kitaplarını okudum; o ne yazsa okurum… Edebiyatı, bir romanı ve ona uyarlanan bir diziyi konuşmaya başladığımızda insanın iç dünyasındaki kilitli kapıların önünde buluruz kendimizi. Ve o kapılar tüm içtenliğiyle karşımızda açıldığında; yazarın kaleminden süzülen o eşsiz melankoli, oyuncuların performansıyla hayat bularak bizi zamanın ve hatıraların kalbine, Masumiyet Müzesi dizisine götürür.
Özel bir platformda birkaç gün önce gösterime giren diziyi, kitabını okuduktan sonra izlemek için 18 yıl beklemem gerekti. Tabii ki onca yıl sonra kitap hakkında anımsadıklarım çok azdı; bu yüzden izlerken aynı lezzeti yeniden tatma fırsatım oldu.
Konuyu kısaca özetlemek gerekirse; 70’li yılların Türkiye’sinde yaşayan, zengin bir ailenin varisi, 30’lu yaşlarını süren yakışıklı Kemal ile uzak akrabası, 18 yaşındaki üniversiteye hazırlanan güzel Füsun’un tesadüfen karşılaştıktan sonra yaşadıkları gizli aşk anlatılır. Füsun’dan kopamayan ama ona da gelemeyen Kemal, onsuz yaşamaya cesaret edemediği yalnızlığı “yedek” yapmıştır. Bir süre her şeyin böyle süreceğini sanarken ansızın Füsun’un yokluğuyla kendi gerçeğine döner. Çünkü sevmek, boş vaat vermek değildir. Sevmek, kararsızlığa sığınmak hiç değildir. Bunu anlayan Kemal artık ondan kalan güzel günlerdeki hayallerden başka tutunacak bir dal bulamaz.
Ona dair ve onun dokunduğu her nesneye anlam yükler; biriktirdikleriyle şifa bulmaya çalışır. Mekân ve nesneler geçmişin ve geleceğin tanığıdır ne de olsa. O nesneler, yokluğunda öyle bir değer kazanır ki her birini sevdiğinden bir parça olarak, hatıra niyetine başka bir boyuta, yani geleceğe taşır. Kitabın kalbi de o sayısız izmaritte atar. Kemal’in, Füsun’un içtiği her bir izmariti tek tek toplayıp saklaması, marazi aşkının bir göstergesidir. İşte o masumiyet yıllarından kalma her nesne, masumiyet müzesinin bir parçasına dönüşür ve hepsi dünyayla paylaşılır…
Tutkulu, saplantılı, unutulmaz ve sonrasında platonik bir aşka şahit olduk biz de. Uğruna vazgeçilmiş bir hayatın ayak seslerini duyduk. Umudun peşinden yürürken eşyalara tutunup beklemeyi gördük. Ölümün bir yok oluştan ziyade, yasın hatıralarla hayata tutunması olduğunu okuduk ve izledik. Kemal’in Batılı Nişantaşı hayatı ile Füsun’un mütevazı dünyası arasındaki derin uçurumu hissettik. 70’li yılların İstanbul’undaki sınıf çatışmasını ve toplumsal baskıyı birlikte yaşadık.
Bazılarının yokluğu, varlığından daha çok yer kaplayabilir. Birinin kaybıyla birlikte sadece bir insanı değil, o insanla birlikte kurduğumuz anlamları da kaybederiz. Bu durum bir yokluk deneyiminden çok bir eksilme hâlidir ve eksikliklerimizi türlü şekillerde kapatmaya çalışırız. Unutmak ya da geride bırakmak yerine, kaybedileni farklı bir biçimde taşımaya devam ederiz; onun yokluğu içimizde bir yer tutar. Bazen de içimizden taşar; romanda olduğu gibi, dokunduğu her şeyle hayat bulmaya devam eder.
İnsan, tek başına var olan bir öz değil; ilişkiler içinde kurulan kırılgan bir varlıktır. İnsanın varlığı; başkalarıyla kurduğu görünmez bağlarla, paylaşılan mekânlarla ve birlikte solunan zamanın içinden filizlenir. “Ben” dediğimiz şey, aslında başka birinin nefesine karışmayı öğrendiğimiz o ince aralıkta doğar. Başka yüzlerin ışığında beliririz ve her sözümüz, karşılık bulduğu sessizlikle ve sözle anlam kazanır…
Sevgiyle…




