Didem GÜLCE


İÇ İKLİMİMİZ

“İçimizdeki yalnızlık, teknoloji çağında sessiz bir cehennem mi yaratıyor?”


Schopenhauer’ın meşhur alegorisini daha önce duymuş muydunuz bilmiyorum ama ortaya koyduğu görüşler hiç de yabana atılacak türden değildir; günümüze dahi ışık tutmaya devam eder. Efendim, Schopenhauer abimiz 1788–1860 yılları arasında yaşamış, Alman felsefe dünyasının öncülerindendir.

Abimiz, “Neden kimseye fazla yaklaşamıyoruz?” sorusuna bilgeliğiyle yanıt verirken, insan ilişkilerinin özünü anlatmak için bir hikâye anlatır:

“Bir grup kirpi, dondurucu bir kış gününde hayatta kalabilmek için birbirlerine yaklaşmak zorunda kalır. Ne kadar yakınlaşırlarsa sivri dikenler o kadar çok acıtır; ama uzaklaştıklarında da soğuk onları öldürür. Böylece zavallı hayvanlar, acıyla deneye deneye şu gerçeği öğrenir: Yaşamak için yakınlık gerekir ama yakınlık da acı verir. Öyle bir mesafe bulmaları gerekir ki ne donacak kadar uzak ne de canları acıyacak kadar yakın olsunlar. İnsan ilişkileri de kirpiler gibidir; çok yakınlaşırsanız birbirinizi yaralarsınız, çok uzak durursanız yalnızlık üşütür. Bu yüzden herkes kendi ideal mesafesini bulmalıdır.”

Bizden bir şair Ahmet Erhan da şöyle der:
“Yüreğimi kabartan o sevinç, şimdi sonsuz bir acı oldu.”

Hep böyle mi olur acep? İnsanı en uç noktasına kadar mutlu eden şey, sonunda en büyük acısına mı dönüşür?

Günümüz dünyasında, teknoloji çağının eşiğinde hepimiz birbirimizden hızla uzaklaşıyoruz. Üstelik bağlarımızın azalmasının sebebi, birbirimizi yaralamaktan ziyade kendi içimize çekilmemiz oldu. Hayatlarımız sessizce mekanikleşti. Konuşuyoruz, çalışıyoruz, gülüyoruz ama içimizdeki bir parça karanlığa çekilmiş gibi.

Duygularımız ölüyor; hayatımız devam ediyor ama içinden hiçbir şey geçmiyor. Yemeğimizi her gün yiyoruz ama tat bırakmıyor. Müziği kulaklarımız işitiyor ama ruhumuz duymuyor. İlişkilerimiz sürüyor ama iz bırakmıyor. Çoğumuz belki depresyonda değiliz ama artık eskisi gibi canlı da değiliz.

Sağlıklı bir zihin acıyı hisseder ve onu sonuna dek yaşar; tehlikeli bir zihin ise hiçbir şey hissetmez ve buna “huzur” adını verir. Acıdan dörtnala kaçıyoruz, sanki sürekli mutlu olmamız gerekiyormuş gibi. Kaçmak içinse kendimizi sürekli çevremizdeki uyaranlarla uyuşturuyoruz. Sonuçta uyuşmuş olduğumuz için güzel olan diğer duyguları da hissedemiyoruz.

Uyuşmuş ve hissizleşmiş bir iç iklimde yaşıyoruz. Kendi öz benliğimize yabancılaştık ve ne yaparsak yapalım derin bir huzursuzluktan kurtulamıyoruz. Birilerimiz içsel bir sessizlikte yanarken, bir diğerimiz bilginin ateşiyle yanıyor. Her iki durumda da umutsuzluğun tatlı zehri içinde uyuşuyoruz.

“Cehennem nedir?” diye sorsalar, cehennem yanıt alamamaktır derim. Çünkü artık konuşuyoruz ama duyulmuyor, anlaşılmıyoruz. Yalnızlık, sevilmemekten çok anlaşılmamaktır.

Belki de artık birçoğumuz telefonlarımızdaki yapay zekâya âşık olacağız. Çünkü artık insanlar yerine makineler dinliyor bizi. Başka bir zamanda yaşıyoruz sanki; birbirine yazılmış ama aynı anda okunmamış iki film gibi…

 

Adıyaman

06.02.2026

  • İMSAK 05:57
  • GÜNEŞ 07:20
  • ÖĞLE 12:46
  • İKİNDİ 15:37
  • AKŞAM 18:02
  • YATSI 19:19

Bahrenfeld S-Bahnhaltestelle Çevresinde Mobilite Devrimi: Hegarstraße Yenilendi, Friedensallee Çalışmaları Başlıyor

UGC Başkanı Ahmet Öz’den 6 Şubat Mesajı: “Gazetecilerin İsimleri Deprem Kentlerinde Yaşatılmalı”

Hamburg ve Schleswig-Holstein Okul Denetimini Modernize Ediyor: Vakıflar Uzmanlık Katkısı Sunuyor

“Anne, Lütfen Yardım Et!”: Telefon Dolandırıcılarının Korku Üzerinden Kurduğu Tuzak

HafenCity’de Çocuklar ve Kulüpler İçin Yeni Spor Alanı

Bremen’de Dört Okul İklim Nötrlüğü Yolunda: “Gelecek Sınıflarda Başlıyor”