Dünya, savaş fikrine alıştırılıp kanıksanma kültürünün vurdumduymazlığına rağmen, insanlık adına güzel şeyler de olmuyor değil.
Savaştan milyar dolarlar kazanma peşindeki dev silah tekelleri ve devletleri, dünyanın gözüne nükleer ölüm başlıkları taşıyan roketlerini sokmaya çalışadursun, diğer taraftan da muhakkak ki onların dev sinema şirket ve organizasyonları da ellerini ovuşturup çekimlerden pay kapıp piyasaya sürecekleri aksiyon, kan ve ölüm sahnelerinin çekimi derdine çoktan düşmüşlerdir muhakkak ki...
Dev platolar, yapay sahneler, sahte kahramanlar, seksi dişi Rambolar da hazırlanır durumda bekletilmektedir doğal olarak...
Her şeye rağmen insanlığın iyi yürekli sinema kahramanları, iyi insanları da yok değil...
Berlin Gümüş Ayı ödülleri bu gergin ve savaş kokan ortamda sahiplerini buldu.
Her şeyden önce gösterime giren bütün eser sahiplerini kutlamak durumundayız.
En iyisinden, dereceye giren ve giremeyen bütün eser sahiplerini emeklerinden dolayı kutlamak isterim.
Sinemanın enternasyonalist özelliğinden dolayı da olsa yerli ve yabancı ayrımı yapmadan kutlamak, bu gergin ortamda birleştirici, kaynaştırıcı, öğretici rolünden ötürü kutlamak doğru olur muhakkak ki...
Türkiye’nin böylesi dallarda, yarışma ve gösterimlerde çok olmasa da inkâr edilemeyecek başarılara imza attığını da bilmekteyiz.
Siyaset ve toplumsal gerilimler ne olursa olsun, sinema alanındaki başarılar inkâr edilemeyeceği gibi, kültürel bir zenginliğin “Susuz Yaz”dan bu yana gerek uluslararası gerekse ülkemizde çeşitli sinema festivallerinde başarı kazanan Yılmaz Güney’in sinemaya kazandırdığı “Bir Çirkin Adam”dan, “Yol”, “Endişe”, “Ağıt” gibi filmleriyle devam eden yolculuğunda Nuri Bilge Ceylan’dan Zeki Demirkubuz’a, Tunç Başaran’dan sinemanın Ramiz Dayısı Tuncel Kurtiz’in büyük emekleri ışığında “Sarı Zarflar” filmiyle ödül kazanan İlker Çatak’ı ve “Kurtuluş” filmiyle Jüri Büyük Ödülü alan Emin Alper’i kutlamak, bu güzel yolculukta verilen bir çay molası gibi görmek gerekir...
Onlar çaylarını yudumlarken, “Queen at Sea” ile Gümüş Ayı ödülü kazanan Lance Hammer’ı, “Everybody Diggs Bill Evans” ile En İyi Yönetmen ödülü alan Grant Gee’yi ve tabii ki kutlamakla beraber, Perspektif, Belgesel, Kısa Film, Panorama Seyirci Ödülleri gibi Generation ve Gençlik Özel Ödülleri alan yapımcı, oyuncu ve yönetmenleri de unutmamak gerekir.
Sinema yolculuğundaki bu uluslararası molanın tüm sanat ve edebiyat alanındaki gelişmelerle buluşup siyaseti de etkilemesi inancını korumak saflık olsa da umut etmek durumundayız.
Uyuşturucu ve seks partilerinin dünya ve ülkemiz gerçeğinde vardığı inanılmaz boyutun sarsıcı insani yıkımına savaş tamtamlarının korkutuculuğu da eklenince bu güzel gelişmelere her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır...
Herkes kendi filmini, kendi özüne dönerek iç aynasında izlemekle başlamalıdır sanırım.
Onların nükleer başlıklarına karşı bizim nükleer yüreklerimiz...
Onların savaş, uyuşturucu, fuhuş ticaretine karşı bizim birleştirici, kaynaştırıcı, ortak değerlerimizi dillendireceğimiz sanat ve siyaset dil ve olanaklarımızla zenginliğimiz...
Olanaklarımız çok renkli olmasa da...
İnsanlığın önünde duvarlar inşa edilse de...
Duvar, insanlığın önünde bir sinema perdesi oldukça eski günlerdeki gibi daha çok sinema salonları, tiyatro sahneleri ve ailecek gidebileceğimiz, çekirdek yiyip gazoz da içebileceğimiz sinema salonları özlemiyle...
Kurtuluş, barış güvercininin ağzındaki Sarı Zarf’ta...
İyi seyirler...




