Bu dünyadaki hemen herkesin, elverişli koşullarla desteklendiği takdirde hayatının geri kalanını şekillendirecek bir eğilimi veya yatkınlığı vardır. Bir kadın veya erkeği diğerinden ayıran şey kuşkusuz yetenekleri ve tutkularıdır. Bazı insanlar bir evin ya da iş yerinin içinde yaşar. Benim gibi bazıları ise cümlelerin içinde yaşar. Harflerin arasında kendi benliğini bulur; kâh okuyarak, kâh yazarak.
Yazar ya da sanatçı olabilmek için sahip olunması gereken pek çok nitelik ve onun dünyasını destekleyen bir ortam vardır. Peki, bir anne ve eş aileyi dışarıda bırakan bir oda için nasıl mücadele etmesi gerekir ki sağır edici düşüncelerini kâğıda dökebilsin? Gerçek dünyayı unutmanın ve yeni bir dünya yaratmanın bencilliğiyle kapının ne kadar dışında kalabilir?
Çok az insan bir kadının mahremiyetine saygı duyar ve yazar bir kadının çokça yalnızlığa ihtiyacı vardır. “Geceleri yazarak geçiriyorum” dediğinizde; sabah okula göndereceğiniz çocuğunuz için çalan alarmın sesiyle kalkmamak ve gün içindeki sorumluluklarınızdan kaçmak gibi bir lüksünüz yoktur. Bütün yazarlar, içeriden kilitlenen ve aileyi dışarıda bırakan bir oda için mücadele eder. Olmuyorsa “Hadi, ben biraz yalnız kalacağım bir yere gidiyorum” deme şansı da çoğu zaman yoktur. Bulunduğu yerde ve ortamda ne kadar verimli olabilirse o kadar üretebilir.
Aslında yazar için dünyaya kapanan bir kapı, arzu ettiği mutluluğun resmidir. O kapıyı kapatmak ise inanın çoğu zaman çok zordur, hatta imkânsızdır.
Virginia Woolf’un dünyaca ünlü kitabı **“Kendine Ait Bir Oda”**da, bir kadının yazabilmesi için parası ve kendine ait bir odası olması gerektiğini ileri sürer. Geçmişten süregeldiği gibi birçok toplumda aile yapısı kadının gelişimine izin vermez. Çocuğun sorumluluğu ve ev içi işlerin bakım yükünün genel itibarıyla kadının omuzlarına yüklendiği bir sistemde, kadının iç sesini kâğıda dökmesi ne kadar kolay olabilir, hiç düşündünüz mü?
Neden erkek şairlerin ve yazarların, özellikle başarılı olanların sayısı kadınlarınkinden daha fazladır? Sanırım cevabı şöyle vermek uygun olur: Yakın zamana kadar kadınlar akvaryumdayken, erkekler okyanuslara açılıyordu. Erkekler gezip görebiliyor, keşfedebiliyor ve bunu kâğıda aktarıp tecrübelerini korkmadan yazabiliyorlardı. Yani kadının toplumsal hayata karışması uzun zaman aldı. Dolayısıyla bir kadının gözlemlerinin ve hislerinin de bir metinde yer alması geç ve güç oldu.
Günümüze dönecek olursak şartlar artık daha iyi ve kendimize ait odalarımızın olmasına rağmen üzerimize yapışıp kalmış, kadınlara has olduğu düşünülen mesuliyetlerimiz yakamızı bırakmaz. O mesuliyetlerin iş yükünün verdiği yorgunluktan yüksünmeyiz de paylaşılmayan sorumluluklar incitir bizi.
Biz trajedilerin büyük olaylarda, gürültülerde olduğunu düşünürüz hep. Oysa gerçek trajedi; gerçekleşmemiş hayallerde, söylenmemiş sözlerde, yanlış bir evlilikte veya boşa geçmiş bir ömürde gizlidir ve sessizdir.
Biz kadınlar kendi trajedilerimizden kaçmak için çoğu zaman temizlik yaparız; aslında sevdiğimiz için değil, durursak hissedeceğimiz şeyler ağır geldiği için duramayız. Meşgul olmak; acıyla, kayıpla, yasla ve yalnızlıkla baş etmenin sessiz bir yoludur çünkü. Kadın hareket ettikçe ayakta kalır, durursa kırılmaktan korkar.
Bize yüzyıllardan beri aktarılan sabır, tahammül ve hoşgörü genleri sanki içimize kodlanmıştır. Ve inanın bana, dünyadaki en güçlü savaşçılar kadınlardır. Ailesi için, evlatları için, sevdikleri için, yapmak istedikleri işler için ve kendilerine ait bir oda için yapamayacağı şey yoktur.
Sevgiyle…




