Remzi UYSAL

Tarih: 09.03.2022 21:31

BİR KÖY İLE PINARININ HİKÂYESİ VE HATIRDA KALAN ANILAR

Facebook Twitter Linked-in

Balıkesir’in Susurluk ilçesinin Alibey Mahallesi’ndeki köyümün suyu kurumuş, akmayan, yapısının orijinal şekli değiştirilmiş, mermerle kaplanmış Koca Pınar’ını anlatacağım.
 
Suyu aktığında üç beş yıl kesintisiz akar, oluşturduğu derecikle akış istikametinde pek çok evin bahçesine bereket saçardı. Köyümüze Dişbudak Mevkii’nden su getirilmeden önceki yıllarda köyün can damarıydı Koca Pınar.
 
1880’li yılların başında köyde yerleşim için ilk yapılaşma başladığında 93 Harbi’nin (1877/1878) Bosna göçmeni atalarımız, önce İstanbul Arnavutköy’ün Haraççı köyünde, sonra da Karacabey Ovası’nda konakladıktan sonra ille de keçi beslemek istediklerinden Alibey köyümüzün Kale diye anılan kayalık ve taşlık alana yerleştirilir. Koca Pınar, henüz su kaynağı iken etrafında Karakeçili aşiretinden olduklarını söyleyen, birkaç kıl çadırlarda yaşayan yörük aileler varmış. Bu Karakeçili aşiret aileleri, keçi değil de sığır ve koyun besleyip geçimlerini sürdürürmüş. 
 
Osmanlı Saray Yönetimi, yeterince vergi ve savaşlar için asker toplamakta zorlandığından konargöçerlerin yerleşik hayata geçmeleri için çıkardığı yasalara uymayan konargöçer aşiret önderlerinden bazılarını idam etmiş. Bazı paşaların attan inip konargöçerlerin kıl çadırlarını kılıçla yırttığı da tarih belgelerinde görülebilir.  
 
Saray emri ile konut yerleşimleri başladığında Koca Pınar henüz bir kaynak suyuymuş. O nedenle olmalı ki ilk konut yerleşimleri, bu su kaynağının etrafında oluşmaya başlamış.
 
Çok ilginçtir ki Koca Pınar akmaya başladığında köyümüze 5 kilometre uzaktaki Asmalıdere köyündeki bir pınarın da akmaya başladığı söylenirdi. O pınarın da suyu aynı günde, bizim Koca Pınar’ın suyu ile kesildiği anlatılırdı.
 
YUNAN İŞGALİNDE BİR DÖNEM
 
Köyümün Koca Pınar ile ilgili değişik hatıraları da vardır. 
 
Yunan askerleri, 15 Mayıs 1919 günü, İzmir’e çıkıp da adım adım Batı Anadolu ve Güney Marmara’yı işgal ettiğinde Alibey köyüne de gelir. Yunan askerleri, köyün bilge ve yaşlı insanı, Mısır’daki El- Ehzer Medresesi’nde dini öğrenim görmüş Molla Beşir’i (İnal), işgale direniş gösterdiği için olmalı ki Koca Pınar’ın eski orijinal hâlinin üzerine çıkarıp kurşuna dizmek ister. 
 
Annemin bir teyzesinin kocası olan Molla Beşir’in kardeşi Hüseyin de yörede Yunan İşgali’ne karşı direniş gösteren Kuvvacı bir çete üyesi imiş. 
 
Efeler, daha önceden bir kızan ile tedarik edilmesi için muhtara önceden gönderdiği pusulalardan sonra giyecek ve yiyecek gibi ihtiyaçlarının karşılanması için köye geliyordu. O yıllarda, beş altı yaşlarında bir çocuk olması gereken babamdan; defalarca gördüğü efeleri, hayranlıkla izlediği göğüslerindeki çaprazlama fişekliklerini ve Kara İbrahim ile Sarı İbrahim efelerin çetelerinin direniş hikâyelerini çokça dinlediğim olmuştu.
Sarı İbrahim Efe’nin fiziği ve davranışları ile daha etkileyici, heybetli olduğunu söylerdi babam. 
 
Kimdi bu yiğit adamlar? 
 
Molla Beşir, Yunan askerleri tarafından kurşuna dizileceği an Karadeniz’den gelip, köyde evlilik yapıp, yerleşip kalaycılıkla uğraşan Laz Arslan, Kuzey Karadeniz Bölgesi’nde de konuşulan Rumca ile Yunan askerlerine seslenip müdahale eder. 
Molla Beşir, kurşuna dizilmekten kurtulur. 
 
Molla Beşir’in kardeşi Hüseyin Efe’nin içinde bulunduğu çete, o işgal yıllarında, Manyas’ın Peynirkuyu köyü yakınlarında bir gece Yunan askerlerinin kurduğu bir pusuya düşer ve Hüseyin Efe şehit edilir. 
 
Babamın yine o günlere ait hatırlayabildiği anılarından biri de Yunan askerlerinin, kapıya tekme atarak içeri girdikleri evlerde, erkekleri cephede olan evin kadınına, “.... 2 yumurta bir tavuk, hadi çabuk!” diye seslenmesiydi. 
 
Babam ile Manyas Panayırı’na atlarla gittiğimiz bir yaz günü, Kulat, Paşaköy ve Korucuoluk köylerinden geçerek Manyas’a yakın Peynirkuyu köyünde gecelemiştik. O günlerde, 12-13 yaşlarında idim. Misafir kaldığımız köyün hatırı sayılır, beli kırmızı kuşaklı, ak sakallı yaşlı bilge kişisi, ocak başı sohbetinde, köylülerin direnişçi Efe Hüseyin’in naaşını ertesi gün vurulduğu yerden alıp, cenaze namazını kılıp, Peynirkuyu köy mezarlığına gömdüklerini anlatmıştı.
 
Bu konu beni o kadar çok derinden etkilemişti ki ocakbaşı sohbetinde, ev sahibi yaşlı bilge adama sayısız sorular sordum.
 
Bugün adını hatırlayamadığım o muhterem ev sahibi yaşlı amca, o geceki sohbette Hüseyin Efe’nin nerede vurulduğundan da bahsetmişti. Sabırsızlıkla beklediğim sabah olunca köyümün ve yörenin Yunan işgaline karşı direnmiş o Yiğit Adam Hüseyin Efe’nin vurulduğu yeri görmek istediğimi söyledim. 
 
Atlara binip ters istikamete doğru, köye 1,5-2 km uzaklıkta, ağaçsız, çayır gibi tümsek bir alanın üzerindeki bir höyükte durduk. Hüseyin Efe’nin orada şehit edilmiş olduğunu öğrendim.
 
EFELER VE EŞKIYALAR
Önceleri Ege’de eşkıya, sonra da Kuvvacı olan efelerin yaşam öyküsünü çok merak edip araştırırdım. Gerek Murat Sertoğlu’ndan Yaşar Kemal’e kadar yazarlardan gerek gazetelerdeki tefrikalardan ve romanlardan Ege efelerinin hayat hikâyelerini okudum. Hâlen yeni yayınlanan bir efe romanını her hâlükârda edinip efelerin hayatını okuma alışkanlığımı koruyorum. 
Ne yazık ki babamdan dinlediklerimin dışında bizim yörede yaşamış bu yiğit adamlar hakkında daha fazla bilgi edinemedim çünkü bu konuda yazılı belge de yok yahut ben ulaşamadım. 
 
Bu efeler, sadece Yunan işgal askerlerine karşı değil, çevrede saklanmış asker kaçakları olan eşkıyalara karşı da köyleri korurmuş. Asker kaçağı olan eşkıyalar, savaş süresince kendi memleketine gidemediği için yöre köy halklarını soyup, eziyet edip, genç kadınların kulaklarından altın küpelerini kopararak alıyormuş. Eşkıyaların parası olup söylemediğine inandığı yaşlı bir köylümüzün göbeğinden kızgın sıvı yağ akıtmış olduğunu anneannemden dinlemiştim.
 
Anneannemin ismi Zeliha’ydı, asker kaçağı ve yöre köylerin halkından olan o eşkıyaların saldığı korkunun etkisinde kalmış olmalı ki o günleri Kurtuluş Savaşı yerine “Eşkiyalık Zamanı” diye anlatırdı. 
 
Çoğunluğu, cephelerden askeri kıyafetleri ve mavzerleri ile kaçıp dağlarda dolaşan savaş kaçakları da kendi arasında gruplar, çeteler oluşturmuş. Bazıları da Yunan işgal kuvvetleri ile birlikte çalışırmış. 
Bu çetelere de köylüler “Yunancılar” dermiş.
Bunların içinde babamın dost sohbetlerinde dinlediğim ve en azılısı Asmalıdere köyünden Yunancı Kara Kâzım ve çetesi imiş. Yunancı Kara Kâzım’ın, bir düğünde, damattan önce gerdeğe girdiği de bu sohbetlerde anlatılmıştı. Yine babamın sohbetlerinde bir amca, Yunan birlikleri Balıkesir’i terk ettiğinde Yunancı çetelerin de darmadağın olduğunu anlatır. Yunancı Kara Kâzım’ın, bugün Balıkesir ile birleşmiş olan Üçpınar köyü yolunda köylüler tarafından linç edilip gözlerinin oyulduğunu dinlemiştim. Babamın sohbetindeki o amca, babasının Yunancı Kara Kâzım’ın ölüsünü Üçpınar köyü yol kenarında bulduğunda üzerini taşlarla örttüğünü de anlatmıştı.
Kurtuluş Savaşı Yıllarına ya da Kurtuluş Savaşı Yılları öncesine denk gelen devlet nizamının bozulduğu bir dönemde, Susurluk ve kasaba yöresi köylerinde eşkıyalık edip köylülere zulüm eden, efe diye anılan ama aslında bir eşkıya olan Güreceli Ali Efe’nin hikâyesini de yine zevkle katıldığım ve müdavimi olduğum babamın dost sohbetlerinin birinde o zamanın tanığından dinlemiştim. 
Güreceli Ali Efe, Çanacık köyündendi. O günlerde yaşının 70 civarında olduğunu tahmin ettiğim Hacı Adil amcanın Balıkesir’de Üçpınar Sokağı’nda o dönem için görkemli bir hanay evi vardı. 
Üçpınar Sokağı ile Hatip Sokağı arasında, çıkmaz sayılan avluya açılan, küçük odalı, baraka şeklinde yaklaşık ona yakın gecekondu evi de vardı Hacı Adil amcanın. 
Bir köy bilgesi olan babamın köy kâtipliği yaptığı köylerin arasında Çanacık köyü de bulunuyordu. Çanacıklı Hacı Adil amca ile babam çok iyi dosttu.  
Biz de Hacı Adil amcanın Hatip Sokağı’na açılan tek katlı, biraz daha düzgün bir gecekondu evinde kiracıydık. 
 
Her ne kadar iki yıl oturduğumuz bu evi biz satın almış olsak da annemin kent yaşamını bir türlü sevememesi, bahçesi ve tavuk kümesi olmayan, sebzenin file içinde getirildiği bir evde yaşayamaması üzerine babam, parasının hepsini henüz ödememiş olduğu evi Hacı Adil amcaya geri vermişti. 
 
Annem de haksız sayılmazdı. Evimizin İmam Hatip Okulu’na uzanan bölümünün çayırlık bir alan olmasına rağmen penceremizin dibine yaptığımız kümesten dışarıya çıkan tavuklarımıza belediye çavuşlarının yazdığı cezalar da epey can sıkıcıydı. 
 
Oysa evimizin etrafındaki çayırlıklarda beslediğimiz, bol süt veren bir maltız keçimizi, kardeşlerimizle nöbetleşecek yedeğimizde otlatıp doyururduk ve bu, belediye çavuşları için sorun olmuyordu. 
Belediye çavuşlarının derdi ise ille de tavuklar ve kümesti. 
 
İşte bu yukarıda açıkladığım nedenlerden dolayı ailem köye dönüş yapıp ben de orta ve lise öğrenimini Balıkesir’de bir öğrenci yurdunda, yatılı tamamlamıştım. Hacı Adil amca, bazen babam tarafından davet edilir, bazen de babamı davet eder ve ben de sohbetlerine katılırdım. 
 
Hacı Adil amcanın bizzat kendisinden, Güreceli 
Ali Efe denen eşkıyanın Susurluk Hükümet Konağı’nda nasıl pusuya düşürülüp öldürüldüğünü dinlemiştim.
Güreceli Ali Efe, o kadar pervasız biriymiş ki Susurluk Hükümet Konağı’na atı ile girermiş. 
 
Hacı Adil amca da o yıllarda, Susurluk’ta jandarma askeriymiş.  Güreceli Ali Efe’nin Susurluk Hükümet Konağı’na davet edilip öldürülmesine karar verilmiş. Plan kurulduktan sonra Güreceli, Susurluk Hükümet Konağı’na girdiğinde devlet güçleri tarafından kurulan pusuda adamları ile birlikte öldürülmüş. 
Öldürülen Eşkıya Güreceli Ali Efe’nin eşyaları da jandarmalar arasında paylaşılmış. Gümüş kamçısını da Hacı Adil amca almış.
 
Hacı Adil amca kalp hastası idi. Öldüğünde hemen defnedilmemesini vasiyet etmişti. Ablamın o günlerde yaşı 14-15 olan arkadaşı Zekiye abla, annesi ölmüş olduğundan Hacı Adil amcanın tek varisiymiş. 
 
Hacı Adil amca vefat ettiğinde Zekiye ablanın babası koyun pazarında kahve işleten Mehmet amca, ikindi namazı sonrası Hacı Adil amcayı alelacele gömdürmüş. 
 
Köylerimizin çevresinde Yunanlı askerlere göz açtırmayan Kuvvacı efelerin karargâhı, Keltepe eteklerinde bulunan bir alanda ve köyümüze yaklaşık 7-8 kilometre uzaklıktaki Kiraz köyünde imiş. 
 
Yunan askerleri, üç yıllık işgal süresince Batı Anadolu’da olmasına rağmen Kara ve Sarı İbrahim efelerin karargâhlarının bulunması nedeniyle Kiraz köyüne girememiş. 
Yıllar sonra, Kiraz köyü ile köyümün arasında kalan Kulat köyünde bir süre köyün tek öğretmeni olan arkadaşımız Bahri bir ameliyat geçirdiğinden okul kapanmasın diye iki öğretmenin bulunduğu köyümün ilkokulundan oraya ben görevlendirilmiştim. 
Kulat köyünde, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı köy meydanında öğrencilerim ile şiirler okuyarak ve köylülerin alkışları ile kutlamış ve genç bir öğretmen olarak büyük bir heyecan yaşamıştım. 
Kulat köyüne 3 kilometre uzakta bulunan Kiraz köyünde ilkokul bulunmadığından Kiraz köyünden hiç gecikmeden derse gelen Necati adlı, 14-15 yaşlarında, çalışkan bir 3. sınıf bir öğrencim olmuştu. 
 
Efelerin köyde oldukları süre içinde Yunan askerleri köye giremezmiş. Efeler köyden ayrılınca da Yunan askerleri köye dönüp halka büyük zulüm ettiğinden köy halkı, efelerin ihtiyaçlarını severek karşılarmış. 
 
ISIRGAN OTLU ANI
 
Dönelim Koca Pınar’a. Suyu gürül gürül aktığı yılların yaz aylarında, insanlar tarla ve harman yerlerinde iken köyün küçük erkek çocukları, gireceği bir su birikintisi, dere de olmadığından, yaz sıcağın etkisinden soyunup, su ahırlarına, çömelip, dalıp hem serinler ve hem de yıkanırdı. 
 
Bunları gören Kır Bekçisi Acem Kâzım amca, su kenarlarında yetişen uzun ısırgan otlarını çocukların çıplak bacaklarına yapıştırırdı. Ben de bu ısırgan otların acısını tattım.
Köyün orta yaş üzerindeki erkeklerin çoğunun tıpkı benim gibi Koca Pınar ile böyle bir ısırgan otlu anısı vardır.
 

 
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —